19 Ocak 2018 Cuma

Arif v 216 Yorumum: 216 Bir Robottur

Merhaba. Kanaat önderi olarak Arif v 216'ya yorum yapma zamanım gelmişti. İşte yapıyorum.

Saat 07.45 ve tabii ki hala uyumadım. Okul olmadığı an uyku düzenimi deli dehşet bozmadan duramıyorum. Problemim ne acaba? Ya da bu bir problem mi acaba, onu da bilmiyorum. Alışkanlık diyelim.

Böyle paragraf paragraf yazmak hoşuma gittiği için bu şekilde devam edicem. Yılmaz Özdil gibi gözükmüyodur umarım. Adamla senelerce dalga geçtik. Aralara yıldız koyayım tam olsun.

Konuya dönüyor ve artık film yorumuma geçiyorum. Aslında filmin tümünü uzun uzun yorumlamak için bu yazıyı yazmaya karar vermedim. Zaten filme yorum yazısı arıyorsanız bana geleceğinizi sanmıyorum, youtubeda googleda ve her yerde Arif v 216 yorumuna istemeseniz dahi ulaşabilirsiniz.



Ben twitter'da aklıma gelen her ıvır zıvırı yazdığım gibi 216'nın Gora'da "eşcinsel-imsi" bir karakter olduğundan bahsetmiştim. Arif v 216 trailerını ilk izlediğimde biraz garipsedim açıkçası. Bu sefer 216'nın dünyaya gelip bir kadına aşık olduğunu görüyoruz. Sesi, konuşması, hareketleri ve her şeyi değişmiş. Bu 216'ya bir türlü ısınamadım. Bu kadar bariz bir değişimi Cem Yılmaz nasıl ve neden yapmış olabilir? Gora'nın hatırı sayılır oranda filmi baştan sona ezbere bilen izleyici kitlesi var. Bu değişim ne şimdi insanlar sorgulamayacak mı? Eşcinsel karakteri baz alan bir film yapabilmek için karakterin heterolaşması mı gerekti gerçekten? diye düşündüm. Hatta baya uyuz oldum ben ya. Hep izlediğim dizilerde, devam filmlerinde ve dinlediğim gruplarda nedense deli gibi devamlılık arıyorum. Bozmadan devam etsin, kendi tarzı dışına çıkmasın, düzen bozulmasın ve ağzımızın tadı kaçmasın istiyorum. E Cem Yılmaz filmi, hele ki Gora'nın devamı diyebileceğimiz bir film Arif v 216. Beklentim haliyle çok yüksek. Çok gülmek istiyorum, uzun uzun herkesle ne kadar HARİKA bir film olduğunu konuşalım, replik ezberleyelim. Bu beklentide olduğum bir filmde böyle bariz bir değişim olması beni kahırlara sürükledi. En başta yani. Bakın sonra ne oldu.

Filme gittim. Aslında çok da sevdim. Beklemediğim tarzda bir film izlemiş oldum. Her saniyesinde kahkaha attığım bir film yerine takdir ettiğim komik bir filmdi bence. Önyargım kırıldıktan sonra tekrar uzun uzun düşünmeye başladım. 216 niye feminen davranışlarını bırakıp çocuksu bir karaktere dönüşmüş olabilir, bu kadar iyi bir filmin senaristi Cem Yılmaz bunu 216'ya niye yapmış olabilir? Sonra bir anda aydınlanma yaşadım. Gora'da sıkça duyduğumuz bir replik aklıma geldi: "Belki x yapmaya programlanmıştır." !!!!!!! buldum !!!!!

Şimdi,
1. 216 robot değil mi kardeşim? Neyi düşünüyorum ben günlerdir? Belki 216 "çocuksu bir hetero erkek" olmaya programlanmıştır. Belli ki Cem Yılmaz 216'yı Ceku'nun gay kankisi olmaktan çıkarıp, yeni bir karakter yarattı. TRIGGERED olmaya çok müsaitim galiba. Hep sinirlencek bir şey arıyorum kendime. 
2. Okuduğum izlediğim şeylerde bahsedilen diğer konu ise 216'nın eşcinsel olması üzerinden komedi yapılmasının artık 2018 yılında ofansif bir mizaha dönüşme ihtimaliydi. Baya mantıklı geldi bana bu. Gora'da 216, bahsettiğim "her white girl'ün istediği gay arkadaş" tipine dönüşmüş haldeydi. Bu filmde aynı tipin devam ettirilmesi yersiz ve gerçekten ofansif olabilirdi. 

Yani özet olarak 216'nın robot olduğunu unutmuşum/unutmuşuz. Bu bayağı iyi bir şey aslında. 216 da demiyor mu "insan olmaya geldim" diye. Burdan insan olmak ne demek, hepimiz cyborguz, westworld, yapay zeka sophia götümüzü kesecek mi gibi konulara dalma ihtimalimden dolayı yazıyı aniden bitirme kararı aldım. Bana robot demeyin.

19 Ağustos 2016 Cuma

sıkıntı

yine çok uzun zamandır blog yazmadığımın farkında olarak yazıma başlıyorum. aslında blog yazma gibi bir zorunluluk hissetmediğim için uzun zaman yazmamak benim için bir şey ifade etmiyor sanırım. düzenli olarak blogumu okuyan biri de olmadığından, böyle bir sıkıntıya düşmem yersiz olurdu.
 kafama taktığım zilyon tane şey var bu ara. yaşımın da verdiği bir duygu durumundan olsa gerek, çok fazla şey düşünüyor ve hepsini ayrı ayrı dert etme gibi bir huy ediniyorum. bu yazımda uzun uzun kafama taktığım saçmalıkları yazıp kendimle dalga geçebilirdim. ama bir video benim aklımdaki tüm sorunları iptal edip bomboş bir beyin ve boğazımda bir düğümle kalakalmama neden oldu. bahsettiğim video suriyeli çocuğun patlamadan sonra ambulansta şok içinde etrafına bakınması videosu.
 tek bir video, bu çocukların hayatının yanında benim en büyük sorunumun bile ufacık kaldığı gerçeğiyle kendimden utanmama neden oldu. şu videoya kadar olanları bilmiyor muydun derseniz, biliyordum. her gelen savaş haberinde zaten içimiz paramparça. belki bir kopma noktası oldu benim için, bilemiyorum. ama ben bugün o çocuğun kafasındaki kanı eliyle silip neler olduğunu anlamaya çalışışını kafamdaki "çok mühim" sorunlarla boğuşurken izledim. aklımdaki her şey uçup gitti. utancım dışında sadece o çocuğun kendini güvende hissetmesi gerektiğini düşünebildim. bir süre utancım devam etti. sonra bu düşünceler yerini kin ve sinire bıraktı.
 ben 20 yaşında bir üniversite öğrencisiyim. hayatımda utanmam gereken şeyler oldu ve olmaya devam ediyor. ama her şeye rağmen yaşantımdan dolayı utanmamı gerektiren bir dönemde oluşumu hazmedemiyorum. etmemeliyim de zaten. dünyada çok kötü şeyler oluyor. bazen düşünüyorum insanlık tarihi boyunca yaşayacak bu dönemi nasıl denk getirdim diye. ama bunların hiçbiri benim, o çocuğun ya da her gün ölüm tehlikesinden kafayı yemek üzere olan bizlerin suçu değil. çünkü yaşamamız suç değil. yaşımın gereği sorunlarım yüzünden beni utandıran bir dönemde, yaşamaya çalışıyor oluşum bile en azından direndiğimi bana göstermeli.
 savaşla birlikte olup bitenlerle kendi hayatımı karşılaştırıp utanmama neden olan herkesten ve her şeyden nefret ediyorum. kinim yumak yumak olup beni boğacak gibi geliyor. elimden şu an bir şey gelmiyor oluşuna öfkeleniyorum. o çocuğa sarılıp güvende hissettiremediğim için yetersiz hissediyorum.
 bunları yazarken de biliyorum ki inadına yaşamam gerekiyor. 20 yaş sorunlarımla uğraşmam, vücudumu, sivilcelerimi dert etmem, sevgilimden ayrıldığımda ağlamam gerekiyor. duygularımın ve düşüncelerimin öldürülmesini engellemem gerekiyor ki yaşamaya devam edeyim.

15 Ocak 2016 Cuma

Red Ribbon

 Uzun zamandır blog yazmak gibi bir isteğim yoktu. Blogumun da boş boş durması beni biraz üzüyordu. Bu çelişkiyle daha fazla yaşayamayacağıma karar verdim. Ve büyük bir heyecanla blog girmemi beklediğinizi bildiğim için final ödevimizi sizlerle (siz kimseniz) paylaşayım dedim.
 Filmimizin adı Red Ribbon. Oyuncumuz Ahmet Çadırcı, koyunumuzun adı ise Fıstık. Kendisi %1 görülen boynuzlu bir dişi. Buyrunuz:


24 Mayıs 2015 Pazar

dark sayd ov dı mun

 Herkes hayati önemi olan meseleleri tartışadursun, ben yine kendi çapımda tespitler yapmaya ve çok değerli görüşlerimi sizlerle (kimsiniz siz) paylaşmaya devam ediyorum.
 Her zamanki gibi birkaç aylık uzun bir aradan sonra blog yazmaya karar verdim. YİNE sınava hazırlandığım için blog yazmak aklıma gelmiyor pek. Ders çalışmak, Küba gecesine gitmek, bir film festivalinin gala yemeğine gizlice girmek gibi mühim şeylerle uğraşıyorum. Kafam epeyce yazacak gereksiz anı ile dolu. Fakat ben buraya aylar sonra Armağan Çağlayan gibi insanları eleştirmek için geldim: Sosyal medya hesaplarını dönem şarkıları paylaşma amaçlı kullanan kesim.
 Fazla uzun bir tamlama olduğu için çok detay bir şeye kafamı takmışım gibi gözüktüğünün farkındayım. Ama bir düşünürseniz göreceksiniz ki; onlar her yerdeler. Hepimizin en az bir tanıdığı vardır bu profile sahip olan. Ve ben bu güruhtan gerçekten nefret ediyorum.
 Günümüzde niteliklerini sosyal medya hesabında yazanlardan ibaret göstermeye meraklı insan sayısı azami düzeye ulaşmışken, bu bahsettiğim "güruh" pek de şaşılacak davranışlarda bulunmuyor aslında. Bahsettiğim insanı hepimiz tanıyoruz. Bulabildiği tüm sayfalarda sadece şarkı paylaşan insan. Sadece tabulaşmış, herkesin beğenmek "zorunda olduğu" şarkıları paylaşan insan. Büyük ihtimalle kendisinin de  beğenmese bile elbet güzeldir dediği şarkıları paylaşan insan. Evet, evet. Facebook kapak fotoğrafı Dark Side of the Moon olan insandan bahsediyorum...
 Sosyal medyada beğenilen şarkıların, fotoğrafların vs paylaşılması kadar doğal bir şey tabii ki yok. Ama bahsettiğim insan sanki bize müzik zevki aşılamakla görevlendirilmişçesine durmaksızın şarkı paylaşıyor. Bu insan anneannemin bile youtube'a girip birkaç saniye içinde paylaşabileceği şarkıları kendi prodüksiyonu gibi büyük bir gururla paylaşıyor. 
 NE KADAR ABARTTIN BEEE DEMEYİN. Bu göstermelik Ayhan Sicimoğlu tavırlarından o kadar sıkıldım ki. İnternet üzerinden Elvis Presley'nin evinin önünü canlı olarak seyredebildiğimiz bir çağdayız. İşte internet böyle bir şey arkadaşlarım. Herkesin neredeyse her şeyi yapabilme imkanı var. Dinlemediğim şarkıyı dahi google'da aratıp timbaland özgüveniyle insanlarla tartışabilirim.
 Demek istediğim şu aslında, çok şarkı paylaştıkça VOV NE ÇOK ŞARKI BİLİYOR ROCK N ROLL KAFASI İŞTE ABİ gibi tepkiler vermiyoruz. Bir meziyetmiş gibi Pink Floyd dinlediğini cv'sine dahi yazacak adamlardan etkilenmiyoruz. Manita düşürmek için göstermelik dinlenilen şarkıları gözümüze sokmayın artık. 
MÜZİK DİNLEMEK BİR MEZİYET DEĞİLDİR.
BEATLES DA BOK GİBİ GRUP.

9 Kasım 2014 Pazar

Yürüyen Merdiven

 Son zamanlarda olur olmadık şeylere gereğinden fazla sinirlendiğimi ve tepki gösterdiğimi fark ediyorum. Hayatımdaki "uzun zamandır sahip olmadığım boşluk"tan dolayı olacak ki garip bir ruh hali içerisindeyim. Bundan dolayı da sanırım her şey bana batmaya başladı. Bazen en sevdiklerimin bile en küçük hareketleri beni çileden çıkarıyor. Fakat geçenlerde bir olay yaşadım ve bu olay metroda, tanımadığım alelade birkaç insan ile benim aramızda yaşandı. 
 Olay metrodan indiğimde saatin 19.59 olduğunu görmemle başlıyor. Otobüsüm tam saatlerde geldiği ve yorgunluktan süblim halde olduğum için o otobüsü kaçırmak -o an için- istediğim son şeydi. Yürüyen merdivenin sol tarafına doğru yeltendim ve koşmaya başladım. Tam saat olduğu için otobüsüne yetişmeye çalışan bir sürü panik halinde insan da benimle koşuyordu. Merdivenin sol tarafında zınk durup bütün düzene kafa tutacak umarsız bir teyze de göremiyordum. Her şey çok güzeldi. 
 Önümdeki kızdan sonra ikinci kişi olarak yürüyen merdivenin sol tarafından koşarak çıkmaya başladım. Bu arada Çamlıca'nın şerefsiz şoförleri beni gerim gerim germiş durumdaydı. Bu adamlar 5 kilometre de koşsan dursun diye otobüsü linç de etsen öteki durağa kadar asla durup yolcu almazlar. Ankara'nın ayazında yarım saat otobüs bekleme düşüncesi de cabasıydı. Bu arada merdiven basamaklarını yarılamıştım. Fakat önümdeki, merdivene birinci binen kız AYH dedi ve durdu bir anda. Yolun yarısında yürümekten vazgeçti. Eğer yürüyen merdivenin sol tarafından çıkmaya karar vermişsen yolun sonuna kadar yürümek zorundasın. Yolun yarısında vazgeçmek nedir yahu? Ben bir hışımla "pardon geçebilir miYEEM" dedim kızı iteleye iteleye. Demez olaydım. Kız önce nereye gideceğini şaşırdı. Sağ taraftakiler kıza yer açmaya çalıştı. Bu sırada sağdaki iki kişinin dengesi bozuldu. Arkamda otobüse yetişmek isteyen gergin bir sol şerit kuyruğu, önümde nereye gideceğini şaşırmış panik halinde bir kız. Birkaç saniye içinde oluşan kaos ortamını görmeliydiniz. Ben o an hayatımın en şaşkın anını yaşadım. Halbuki öndeki ablam iki basamak daha yürümeyi tercih etseydi hiçbirimiz bunları yaşamayacaktık. Zaten yürüyen bir merdivende 2 saniye içinde attığın 2 adım seni gitmek istediğin yere ulaştırabilirdi. Neden yolun ortasında pes ettin? Ben buna katlanamam. Çok sinirlendim. Böyle durumlarda sesli şekilde HÖF PÖF diyip elimle insanları iteklerim ki kendilerini kötü hissetsinler.
 Merdivenden sonunda inebilmiştik. Sinirlerim tel tel ayrılmışken kırmızı ışıkta duran otobüsümü görüp bir nebze de olsa yatıştım.
 Şimdi bu hikayeyi neden anlatmaya başlamıştım? Nedeni, bu olayın hayatımın en gergin anı olmasıydı. Bunu otobüste sıcak klima çok gereksiz çalışıyor diye cıkcıklarken fark ediyordum. Bir insanın en gergin anı yürüyen merdivenin sol şeridinin tıkanması anı olmamalıydı. Ve niçin klimaya sinirleniyordum? Şoför üşüyeceğimizi düşünüp böyle bir tatlışlık yapmayı düşünmüştü büyük ihtimalle. Bir art niyet aramaya hiç de gerek yoktu.
 Neyse yine de yürüyen merdivenin sol tarafından çıkmaya karar verdiyseniz geri dönüş şansınızın olmadığı lütfen aklınızda bulunsun.

20 Ekim 2014 Pazartesi

şahinkafa serzenişte

Bugün, teknik olarak dün, yaşama sevinciyle uyanıp günü dolu dolu geçirme kararı aldım. Birkaç plan yaptım ve bir anda bütün bu sevinç yerini üşengeçliğe ve amaçsızlığa bıraktı. Tüm gün evde oturup kelimenin tam anlamıyla "hiçbir şey" yapmadım. Yapacak mecal bulamadım desem daha doğru olur. Aslına bakarsanız son zamanlarda bunu hep yapıyorum. Birtakım planlar yapıyorum, kararlar alıyorum fakat eyleme dökemiyorum. Ne bunları gerçekleştirecek istek duyuyorum ne de azim buluyorum kendimde. Nedeni ne bilmiyorum belki de hiç planlamamışken ikinci kez üniversiteye hazırlanmamın verdiği bir bıkkınlık var. Ya da hiçbir şeyin istediğim yönde gitmeyeceğini bana tekrar tekrar gösteren çok şey yaşadım aynı anda. Bilemiyorum. Fakat şu bir gerçek ki motivasyon eksikliği kendine saygıyı da öldürüyor bir yerden sonra. Bir şeylerin olmasını isteyip hiçbir şey yapmamak çok aptalca bir beklenti gibi geliyor bana. Bunun çözümü nasıl olur bilemiyorum ama bildiğim bir şey var ki bekleyerek hiçbir şey elde edemiyorsun. Bu aralar bir hedefim olduğuna ve bir şey başarmak istediğime bile emin değilim. İşte işin kötü yanı burada başlıyor zaten. İnsan kendini yönetemiyorken hayatını nasıl yönlendirsin? Ben kendime çekidüzen vermem gerektiğini bildiğim halde elimden bir şey gelmeyişini izlemeye devam etmek istemiyorum sanırım. Umarım bu saçma depresif dönemim kısa sürelidir ve umarım hayatın düşündüğüm kadar boş olmadığını göreceğim şeyler de başıma gelir. Çünkü eğer hayat buysa ve hepiniz bu kadar hevesliyseniz bir şeyler yapmakta, aynı fikirde olmadığımızı görmekten korkuyorum.

22 Ağustos 2014 Cuma

Dertler Derya Olmuş

 Çok uzun zamandır blog yazmadığımın farkındayım. Vay be ne zamandır yazmamışım gibi bir şaşkınlık içerisinde değilim. Yazmamamın lys döneminden sonra tek nedeni üşengeç atası bir insan olmamdı. Yazacak konu da bulamıyordum desem yeridir, sınav senesi zeka geriletiyor bence. Şu an yazlık bir sitede uykum varken animasyonun çirkin remixli müziklerinden dolayı uyuyamıyorum ve bu biraz saçma olmakla birlikte ilginç bir konu gibi geldi. Şu an inanılmaz bir çaresizlik içinde arada ekrana bakıp bunları yazıyor, arada tavanı izliyorum.
 Çaresizliğimin nedenlerini sıralayacak olursam:
-sesten dolayı camı kapatırsam çok sıcak oluyor.
-camı kapatıp klimayı açarsam çok soğuk oluyor.
-camı açıp yatarsam danza kuduro ve havuz şıpırdamaları eşliğinde uyumaya çalışmak zorunda kalıyorum.
 İşte bu vizyonsuz çaresizlik nedenlerimden de anlaşılacağı üzere hayatta hiçbir yere varamayacağım. En sevdiği yiyecek ekmek olan birisiyim ben, hayal kurmak vs benim neyime diye bile düşünüyor insan. Ya rab, bu yazı ümitsiz lise ergeninin haykırışına dönüşmeye başlamadan sona bağlayayım: animasyonlar iyrençtir.

Not: Ezan başlayınca animasyon sustu. Türkiye çok süper.